Ormanın içinde doğan elfler vardır…
Ve bir de ormanı gerçekten dinleyen elfler.
Mügolas ikinci türdendi.
Derin ve eski ormanların içinde yaşayan kabilesi yüzyıllardır aynı hayatı sürdürüyordu. Ağaçların gölgesinde avlanıyor, yıldızların altında nöbet tutuyor ve dünyanın geri kalanının karmaşasından uzak yaşıyorlardı. Onlara göre doğa zaten kusursuz bir dengeydi; dış dünya ise o dengeyi bozan bir gürültüden ibaretti.
Ama Mügolas küçük yaşlardan beri o sessizliğin içinde başka bir şey duyuyordu.
Rüzgârın yön değiştirdiği anlar…
Hayvanların sebepsiz yere kaçtığı geceler…
Toprağın derinlerinden gelen, açıklanamayan bir titreşim…
Diğer elfler bunları görmezden gelirdi. Mügolas ise görmezden gelemezdi. O, kabilesindeki diğer savaşçılar gibi güçlü değildi belki ama sabırlıydı, dikkatliydi ve inanılmaz bir gözlem yeteneğine sahipti. Bir iz sürücü olarak yetiştirildi ve kısa sürede kabilesinin en iyi gözcülerinden biri haline geldi.
Ama Mügolas’ın asıl yeteneği ok atmak değildi.
Görünmeyeni fark etmekti.
Bir gece, kutsal orman bölgesinde devriye gezerken bunu ilk kez gerçekten gördü.
Gökyüzü açıktı. Yıldızlar parlıyordu. Orman tamamen sessizdi.
Sonra havada bir şey… kırıldı.
Sanki dünyanın dokusu bir anlığına yırtılmıştı.
Karanlık değildi. Işık da değildi.
Ama orada… bir yarık vardı.
O yarıktan bir şey geçti.
Ne olduğunu tam göremedi. Ama ormanın o an nasıl tepki verdiğini asla unutmadı. Ağaçlar gıcırdadı. Hayvanlar kaçtı. Rüzgâr bile yön değiştirdi.
Mügolas o gece bir gerçeği anladı:
Dünya sadece gördüğümüz yerden ibaret değildi.
Ve o yarıklar… başka şeylerin bu dünyaya geçmesine izin veriyordu.
Kabile büyükleri bu konunun konuşulmasını istemedi. Onlara göre bazı şeyler bilinmemeliydi. Orman korunmalıydı, ama dünyanın geri kalanıyla uğraşmak elflerin görevi değildi.
Mügolas ise farklı düşünüyordu.
O günden sonra sadece bir ranger değil, perdenin ötesindeki izlerin avcısı oldu. Doğanın içindeki dengesizlikleri, açıklanamayan olayları ve görünmeyen varlıkların bıraktığı izleri takip etmeye başladı.
Sessiz biri oldu.
Çok konuşmazdı. Ama konuştuğunda söyledikleri genellikle doğru çıkardı. Çünkü Mügolas acele eden biri değildi. Saatlerce iz takip edebilir, günlerce aynı noktayı gözlemleyebilirdi. Sabır onun en büyük silahıydı.
İnsanlara karşı temkinliydi.
Ama doğaya karşı neredeyse kutsal bir saygı duyuyordu.
Onun için bir orman sadece ağaçlardan oluşmazdı.
Her yaprak bir işaretti.
Her kırık dal bir hikâye anlatırdı.
Yıllar içinde Mügolas şunu fark etti:
O yarıklar sadece kendi ormanında açılmıyordu.
Başka yerlerde de oluyordu.
Köylerde açıklanamayan kaybolmalar…
Yanmış ama ateş görmemiş toprak parçaları…
Gölgelerin yanlış hareket ettiği geceler…
Dünya yavaş yavaş değişiyordu.
Ve kabilesi bunu görmezden gelmeyi seçmişti.
Mügolas ise başka bir yol seçti.
Ormandan ayrıldı.
Şimdi tek başına dolaşıyor. Harabelerde, lanetli bölgelerde ve unutulmuş yollarda iz sürüyor. Bazen insanların sorunlarını çözüyor, bazen de kimsenin fark etmediği tehditleri ortadan kaldırıyor.
Çünkü Mügolas bir şeyi biliyor.
Dünyanın dokusunda açılan o yarıklar…
Bir gün daha büyük olacak.
Ve o gün geldiğinde…
Birilerinin hazır olması gerekecek.
Mügolas’ın en çok söylediği sözlerden biri vardır:
“Bazı izler toprağa basmaz.
Ama yine de onları takip edebilirsin.”
Ve Mügolas tam olarak bunu yapıyor.
Şimdiye kadar.